Yorum

İstişare mi yoksa dedikodunun en rezil hâli mi? 

İslami terminolojide gıybet, toplumda dedikodu olarak adlandırılan davranışı TDK “başkalarını çekiştirmek ve kınamak üzere yapılan konuşma” olarak tanımlıyor. Ancak bu tanım gıybetin günümüzdeki kurumsallaştırılmış hâllerini anlatmak için yetersiz kalıyor.

Bediüzzaman Said Nursî keşke gıybet üzerine kaleme aldığı risalede “gıybet, mahsus birkaç maddede caiz olabilir” diye başlayan ve gıybetin bazı hâllerde caiz olabileceğine dair bölümü hiç yazmasaydı. 

Söyledikleri yanlış mı? Elbette değil. Aksine üstat bu konuda Kur’an ve hadis ışığında bariz ölçüler koyuyor. Ancak Bediüzzaman’ın açtığı aydınlık yoldan gittiğini iddia eden bir çok dini cemaat üstadın “meşveret” koşuluyla mazur gördüğü gıybeti maalesef kurumsallaştırdı. Hadi oradan, bu nasıl olur mu diyorsunuz? Pekâlâ oluyor.

Bazı cemaatler insanları fişlemek, kendilerine muhalif gördükleri şahısları gammazlamak için yapılan gıybeti üstüne “istişare, meşveret” etiketi yapıştırmak suretiyle hem meşrulaştırdı hem de kurumsallaştırdı. Böylelikle gıybet masumlaşmakla kalmadı bir de vecibe hâline dönüştü. Cemaat hayrına (!) yapılan gıybet adi, aşağılık bir davranış olmaktan çıkıp yapıldığında sevap kazandıran kollektif bir amele dönüştü. Tabii ki camianın faydasına olacak bir işten imtina etmek de insanı mesuliyet altına sokuyordu. 

İşin ilginç tarafı istişareyle fişlenen bir insanın çoğu kez bunu yapanlarla bir “teşrik-i mesaî” zemini olmaması. Günah defteri yazar gibi fişlenen şahsın ilgili cemaatlerle bir alışverişi veya ortak projesi yok. Onlara somut bir kötülüğü dokunmuş değil. Onların kapısına varıp onlardan yardım dilenmiş veya onlardan bir şey istemiş de değil. Tek suçu onlar gibi yaşamayan veya düşünmeyen bir insan olarak potansiyel bir rakip veya düşman olarak algılanması. Kısacası yapılan gıybet fişlemesi bir ön kabule, zanna dayanıyor.

Bediüzzaman “ehl-i adavet, hased ve inadın en çok istimal ettikleri alçak bir silâh” dediği gıybetin “istişare” adı altında insanları fişlemek ve gammazlamak için meşrulaştırıldığını görseydi acaba bu durumu nasıl tanımlardı?

Oysaki Kur’an zanna dayalı şekilde hareket etmeyi kesin bir dille yasaklıyor: Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir (Hucurât Sûresi, 12).

Gıybetin ne olduğu da bir hadiste yoruma yer bırakmayacak netlikte açıklanmış: Gıybet, din kardeşini hoşlanmadığı bir şeyle anmaktır. Söylediğin şey onda varsa gıybettir; yoksa ona iftira ettin demektir (Müslim ve Tirmizî).

Bir kişi hakkında asılsız iddia ve iftiraları dedikodu yaparak yaymak birçok ülkenin ceza yasalarına göre suç teşkil ederken, bu suçu işleyenlere para veya hapis cezası öngörülüyor.

Peki öyleyse Kur’an ve hadise göre bariz günah, yaşadığımız ülkelerin kanunlarına göre suç olan bir davranış nasıl oluyor da bu kadar meşrulaştırılıyor? Bediüzzaman “ehl-i adavet, hased ve inadın en çok istimal ettikleri alçak bir silâh” dediği gıybetin “istişare” adı altında insanları fişlemek ve gammazlamak için meşrulaştırıldığını görseydi acaba bu durumu nasıl tanımlardı? Bu “pis silâha tenezzül” edip onu bir marifetmiş gibi alçakça kullananlara acaba ne derdi? Dimdik bir hayat yaşayan üstat “zaîf, zelil ve aşağıların silâhıdır” dediği gıybetin adata bir vecibeye dönüştürüldüğüne şahit olsaydı acaba o risaleyi nasıl yazardı?

Yorum yapın

error: Content is protected !!
Gizliliğe Genel Bakış

Bu web sitesi size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için bazı çerezler kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize geri döndüğünüzde sizi tanımak için kullanılır. Bu çerezler ayrıca web sitemizin hangi bölümlerini ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamak için ekibimize yardımcı olur.